confessions

benden yazar olmaz

Kurucu  · 17 Temmuz 2013 Çarşamba

  1. toplam anlam 25216
  2. takipçi 2
  3. puan 28103

mülteci rehberi

benden yazar olmaz
batıya akan yoğun göç ile birlikte başlayan yeni iş kolu.

Mülteci olarak yaşamaya adapte olan göçmenler yeni gelenlere batının bir şehrinde mülteci olarak nasıl yaşanır, nerelere gidilir vs. Konularda eğitim veriyorlar bir nevi organizasyon gibi.

israil bir terör devletidir

benden yazar olmaz
dünya üzerinde yaşayan insanların %90'ının bildiği ve hem fikir olduğu söylem...

zerre şüphe yok israil'in terör devleti olduğuna. peki ama;

biz niye tanklarımızı bunlara modernize ettiriyoruz?
niye pek çok şirketin israilli ortakları var?
niye manavgat'ın sularını bunlara satıyoruz?
güneydoğu'daki mayınlı araziyi de unuttuk mu?
niye konya ana jet üssünde israil pilotu eğittik?
bolu komando tugayında eğiten israilli askerler ne olacak?
şimdi filistinli öldürüyorlar ne olacak?

30 yaşından sonra metal müzik dinlemek

benden yazar olmaz
insan doğasına ters olduğu kadar zorlama ve kastırma bir iş.

kanımca insan kendini doğasına bırakmalı ve hayat onu nereye götürüyorsa onu yaşamalıdır. burada kastettiğim edilgen bir tüketim öznesi olmak değildir. yine burada kastettiğim yıllarca metal ve türevlerini dinleyip eller havaya moduna girmek, edinilen felsefeye ters davranmak, arkanızdan "vay bilmem nenin evladı ortama girdi popçu oldu" dedirtmek de değildir.
tam olarak kastettiğim: "insanın kendisini şartlamaması ve özgür bırakmasıdır"; zaten olması gereken de budur.

yukarıdaki cümleleri kurmayı hakeden bir kimse olduğumu düşünürüm. çünkü slayer'i karı kız tavlama aracı olarak görmedim asla. sahilde akdeniz tavşanları çalıp şu hatunu düşüreyim ayağına yatacak kadar basite almadım müziği çünkü müziğin benim için hep özel bir yeri vardı, hala da var... bununla birlikte saçım uzun olduğu için ettiğim kavgaların haddi hesabı olmadı ve bunları taşra illerde yaşadım.

sorun felsefede değil asla, sorun gerçekten "yaşta" işin doğruya doğru basitçe özeti bu; yaşla birlikte gerek fiziksel, gerek yaşamın getirdiği yorgunluk ve buna bağlı olarak olgunluk, adına ne derseniz deyin... bir de metal müziği hakkını vererek dinlemişseniz bilirsiniz; toplumu ve saçma kurallarını karşıya almanın ciddi bir yorgunluğu vardır bir yaştan sonra, hele türkiye gibi bir ülkede... eskiden, 10 bira içtikten sonra deliler gibi koşan ben, şimdi 5 bira içince değil koşmak, yürüyüşü sekiz çizen bir insana dönüşüyorum. yaş olmuş 38 abiler, bu ocakta 39 olacak, bilinçaltı ağzına kadar dolmuş, ram harddiski kaldırmıyor bir yerden sonra, harddisk yaşanmışlıklarla artarken ram küçülmeye devam ediyor üzerine, hayatın mecburiyetinden dolayı iş yaşamına girmişim, o upuzun saçlar sike sike kesilmiş, kendimi yadırgaya yadırgaya ceket kravat dolaşıyorum, akşama kadar onlarca gereksiz ibne evladının bıdı bıdısını tribini çekiyorum, akşam eve geldiğimde baş ağrım 19.00 sularında anca yerini sakinliğe bırakıyor. yok abiler, kendimi kandıramayacağım, evet pantera harika bir gruptur, dinleyene aşırı saygı duyarım ama bu koşullarda beni maksimum iron maiden'ın bass ağırlıklı melodik hızlı şarkıları, metallica'nın görece sakin şarkıları, değilse guns n roses ve cranberies paklar... bu durumda farklı düşündüğüm halde inatla "aynı kalacağım" diye kastırmanın bir manasını göremiyorum aynı nehirde iki kez yıkanılmazken...

müzik, benim hayatımda olmazsa olmaz bir şey. 14 yaşımdan beri, yani yıllardır en büyük tutkumdur. ben kendime ta en başından beri hep şunu koşul tuttum seçerken: "emek sarf edilmiş olacak + kalıcı olacak + sözleri anlamlı ve dolu olacak + o müziği yapan adamlar samimi olacak..." ... zamanla fark ediyor ki insan bu koşula uyan metal dışında gruplar ve kimseler de var. bunalım istiyorsanız bir `david darling` dinleyin, adam tek başına yaylılarla çalıyor ve anathema karamsarlıkta bok yesin yanında. kargo'nun "yalnızlık mevsimi" isimli albümü vardır. koray candemir'e uyuz olabilirsiniz ama mehmet şenol şişlili denen -ve bir türlü tanışması kısmet olmayan- insan evladının insan üstü liriklerine tanık olun, akın eldes'in soloları, pink floyd'un derinliği...
evet, inkar etmeyelim, bir yaştan sonra, metabolizmanız bir avatar kadar güçlü değilse, aynen buna dönüşüyorsunuz. nasıl ki artık 5 yaşındaki gibi düşünmüyorsanız 35'inizde de 25'inizdeki gibi düşünmeyeceksiniz. zaten düşünüyorsanız yerinizde saymışsınız ve sizde bir problem var; gıdım yol almamışsınız demektir. bu arada ben bazı sertab erener şarkılarını da sevmiyor değilim.
ha son olarak sorarsanız, asla ortalık malı cıstak, club ya da tikicanların dinlediği pop dinlemem. sırf ortam onu götürüyor diye sevmediğim müziğe alkış tutmam; metal felsefesinden aldığım tam olarak budur:
gerçekten ne hissediyorsan onu yaşamak, ortam için değil, karı kız ayağı için değil, tam anlamıyla hissettiğim ve o dönem onu yaşadığın için yaşamak...

hiçbir yere ait olmamak

benden yazar olmaz
memur çocuklarının sıkça içine düştükleri durum.

ilkokulu iki, ortaokulu iki, liseyi iki farklı okul ve memlekette okuyunca ne kendi memleketine ait oluyorsun ne de başka bir yere. her yerde bir parçan; bir anın, bir aşkın ve bir dostun olması ve hiçbir yerde tam olarak dikiş tutturamamak, hep bir şeylerin eksik kalması, hiçbir zaman tam bir doyuma ulaşamamak bir şekilde...

stres kırığı

benden yazar olmaz
son derece sinsi ve sinir bozucu bir hastalık.

başıma geldiği kadarıyla, ön bir uyarı olmadan, birdenbire şiddetli bir sancıyla gelen, ilk başta ne olduğu anlaşılmayan, ha geçti ha geçecek derken günlerce topallayarak yürüdükten sonra doktora gidip mr çekilince ortaya çıkan, neredeyse gizli bir rahatsızlıktır.

metal yorgunluğunda olduğu gibi, ayak tarak kemiğine fazla yüklenmek, gün içinde fazla ayakta kalmak sonucu ödem oluşması ve oluşan ödemin kemiği baskı altına alarak çatlatması durumudur. tam bir kırılma değildir ancak ilerlediği takdirde ciddi bir kırığa dönüşebilir.

başınıza gelirse: ağrılı bölgeye -ki çoğu zaman ayak oluyor zaten- yüklenmemek, çalışıyorsanız rapor alıp bolca dinlenmek, bol kalsiyum ve d vitamini takviyesi almak, bunun dışında iyi beslenmek, ödemli bölgeye buz tedavisi uygulamak ve bölgeyi duş esnasında sıcak sudan korumak gerekir.

psikoloğun takma kafana demesi

benden yazar olmaz
para kazanmanın aslında çok kolay olduğunu ifade eden kişidir.

toplumun duyarsızlaşmasının gizli sebeplerinden biri olabilir bu kimseler. sabahtan akşama kadar 25 kişiye bu şekilde "kafana takma bunları" deseler haftada 125 kişi olur. demek ki bu kişiler yılda ortalama 6500 kişiyi bu modla şehrin toplumsal yaşamına pişkince salacak ve ben de o şehirde kimle bir şeyler konuşsam "takma kafana"vari laflar duyacağım ve geleceğime umutla bakacağım... helal be!

askerde yenilen hindi eti

benden yazar olmaz
normal hindi etidir; evet, normal hindi eti.

anormal olan ise bambaşka... hindiden ziyade, yerde sürünmekten kaçmak için kendini "ben askerden önce aşçılık yaptım" diyerekten hizmet takımına ve yemekhaneye yazdıran çakalın ta kendisidir.

arkadaş, abartmıyorum, o hindiler bir insan yumruğu kadar mı atılır o sulu yemeğe? o eti yemeyenlerin görmesi lazım lan. dışı tam pişmiş, içi tamamen çiğ. şerefsiz herif işten kaytarmak için löp löp et atmış yemeğin içine sonrada bu yemekler niye böyle?...

bir gün, hizmet takımına bir elbise temizletme işimiz düşmüştü. mecburen adamları kovalıyoruz çünkü yarın bölük yüzbaşısının sıkı denetimi var... önce bir yemek yiyelim dedik ve yemekhaneye gittiğimizde yukarıda anlattığım löp löp hindi ile karşılaştık. neyse... dedik şu elbiseleri halledelim sonra gazinodan bir şeyler atıştırırız. adamları önceden yakalamak için hizmet takımının yemekhanesine gittiğimizde bir de ne görelim? o hindiler ince ince nar gibi kızartılmış, but kısımları kendilerine ayrılmış... sonuçta aynı taburdasın, her yere aynı malzeme veriliyor ama bu yukarıda bahsettiğim çakal, kendi bölüğünün üst devrelerine hizmette kusur etmezken kimseye çaktırmadan taburun anasını bellemekle meşgul. durumu bizim bölük komutanına ilettik sonra. yemekler bir nebze de olsa düzeldi, adamı ne yaptılar göremedik bir daha.

sarhoşken yapılan yemeği ayılınca hatırlayamamak

benden yazar olmaz
yemek çok güzel olmuşsa insanı bin pişman eden bir unutmadır.

efendim... alkol alanlar bilir... kafa güzelken insana bir acıkma hissi gelir ve direk mutfağa koşulur... dolap açılır... sonrası allah ne verdiysedir...

bendeniz, sarhoşken mutfağa dalıp, normalde aşçılığım pek iyi olmamasına rağmen, daha önce kimsenin denemediği harika işler çıkarıp ayılınca gece o yemeği nasıl yaptığımı hatırlayamamak gibi tuhaf bir sorun yaşıyorum. tuhaf olanı, sarhoşken yaptığım her muhabbeti hatırlarım, bilincim çoğunlukla açıktır da... sırf bu sorun yüzünden, mutfağa bir kamera koymayı bile düşündüm.

en son dün gece arkadaşlar bendeydi ve bu saatlere doğru fena acıktık. mutfağa girip dolaba baktığımı, yağda soğan kızartıp hindi eti kızartmaya koyulduğumu, diğer tavada soslar hazırladığımı, hatta "lan portakallı ördek oluyo da portakal likörlü hindi niye olmasın?" (mantığa gel) diyerekten içine birkaç kapak portakal likörü boca edip bununla kutu konserve mısır kızarttığımı, üzerine ketçapla biraz nane eklediğimi ve bunların hepsini birleştirdiğimi hatırlıyorum. hatırlayamadığım birkaç şey daha eklediğim kesin. hepimiz parmaklarımızı yedik, arkadaşlar "bunun adı ne?" falan demeye başladılar. o an renk vermeden "üzümünü ye bağını yeme" tribine girdim kasılarak a.k ama "gel bu yemeği bu gece de bizde yap deseniz" önce sarhoş olmam, sonra da mutfakta ne varsa kafamda bir kombinasyon uydurup onu aynen uygulamam lazım. o değil de her şey son derece doğaç oluo lan. bi ara saksıdaki çiçeği bile gözüme kestirdim. tabi yapmadım böle bi şey durum o derece vahim ama her ne yaparsam yapayım harika şeyler çıkıyor ortaya. ötesinde, sabaha bu yemekten bir şeyler arta kaldığında, ayık kafayla, hem de soğuk halde yediğimde dahi tadı güzel geliyor. mesele sarhoşluk da değil yani. ilginç lan.

sobada kestane pişirmek

benden yazar olmaz
eskilerden kalan bir mazi.

ama artık sıkmadı mı? hangi romanı açsam, hadi esklileri anlarım, özellikle yeni yetmelerde "martı deniz", "rakı balık", "soba kestane", yok efendim biz eskiden... amma ekmeğini yediniz be cezmi ersöz kılıklılar!

bizim gibi yoksulluğun ve zenginliğin iç içe geçtiği, `eşitsiz gelişim`in fazla olduğu, gökdelenin yanı başında gecekondunun olduğu toplumlarda ekmek yediren ve daha çok yedireceğe benzeyen edebiyat türünün en sağlam metaforlarından biridir bu muhabbetler. örnekleri çoğaltmak mümkün, mesela bunlardan biri `kedi`, diğeri de kızları etkilemek için kullanılan `martı` canlısıdır. ama ben bu yüksek lisans tezimde, izin verirseniz soba ve kestaneyi inceleyeceğim. gerçek düşüncemi merak ederseniz, elbette ki ben de uydukent'te doğmuş bir sözlük yazarı değilim ya da varoşu aşağılayıp zenginliği övücü bir tavra girmiyorum ve sonradan görme bir insan olduğumu düşünmüyorum. esas dikkati çekmek istediğim nokta: bu muhabbetin ta çocukluğumuzdan beri aşırı sulandırılmış olması ve kabak tadı vermesidir. konuşacak bir şey bulamadığında "bugün havalar da ne serinledi" der gibi nerede bir muhabbet tıkansa, imdada yetişir o eski soba ve üzerinde çıtır çıtır pişen kestaneler. üzerinde çamaşır kurutulduğundan ve yemek pişirildiğinden, dedelerin etrafına toplanan torunlarına masal anlattığından felan bahsedilir. evet, biz pek yaşayamadık ama geçmişe dönüp hayal mayal hatırlayınca, evet güzeldi ya da güzel bir şeye benziyormuş o günler demek pek ala mümkün. ama artık uyansın yurdum insanı, bu metaforik örnekleri çoğaltsın, kabak tadı vermesin. kiminle konuşsam tren yolculuklarının otobüs yolculuklarından daha güzel, sokak köftecisinin hazır köftelerden daha lezzetli olduğuna dönmek zorunda mı bir yerden sonra muhabbet? amma da melankolik ve ısrarla damardan girmeye meraklı bir topluma dönmüşüz lan biz. ya da gerçekten çok mu ezip geçmişler üzerimizden, haddinden fazla mı mikmişler bizi; çözemedim. o değil de halen bir bozacı göremedim. lafla peynir gemisi yürümez, çıkıp bozacı mı olsam söylenmek yerine... bozaaaaa... diplomalı sözlük yazarından bozaaaa!...

toplu taşıma araçlarında yaşlılara yer vermemek

benden yazar olmaz
elbete ki hoş bir davranış değildir.

ama bazı istisnalar vardır ki insanı insanlığından çıkarır...

günlerden bir gün bir halı saha maçında sağ bacak liflerimi kopma noktasına getiren bir hareket yaptım. 3 gün, 5 gün derken baktım geçecek gibi durmuyor dedim doktora gideyim ve topallaya topallaya attım kendimi belediye otobüsüne ve boş olan son koltuğu kaptım. şans bu ya ertesi durakta uyuz mu uyuz bir teyze otobüse bindi tam gelip dikildi tepeme. bir de bu insanların psikolojik baskı oluşturmak için oturduğunuz koltuğun sapını tutmak, o yol ile omzunuza dokunmak gibi tuhaf huyları da vardır; utanmayıp bedenlerini üzerime dayayanlarına kadar rahatsız edenini gördüm... neyse, bir yandan bacağım ağrıyor, diğer yandan teyzenin yarattığı gerilim; neyse ki ondan sadece 1 durak önce bindiğimden otobüsün yarısı sakat olduğumun farkında, tabi o bunu bilmiyor ve bundan güç alarak: "utanmıyor musun bu yaşta oranı buranı bana sürtmeye" dedim herkesin duyabileceği şekilde. bu arada bilen bilir, aslında son derece efendi bir kimse olmakla birlikte kendimi haklı gördüğüm durumlarda, üzerine çok uyuz olmuşsam son derece özgüvenli ve yırtık da olabilmekteyim... o uyuz insan bir anda kem küm herkesin bakışları altında arkaya doğru ilerlemeye başladı ve iki durak sonra kendi de dahil tüm otobüsün gözü önünde topallayarak indim. unutamayacağı bir ders olmuştur sanırım.

o günden beri bu konudaki yaklaşımım uyuzluk etmeyene ve gerçekten ihtiyacı olana yer vermek şeklinde. zaten bu kişiler çoğunlukla utana sıkıla, hatta ikinci kere rica ettiğinizde yerinize oturan onurlu gururlu insanlar. aradaki nüansı anlatabildim umarım. o yaşa gelmiş ama kalas gelmiş ve halen piçlik eden insanlara sırf yaşı var diye saygı duyarsanız her konuda sken çok olur bu da size bir dost uyarısı; en azından, yaşına kendisi saygı duymayan bir insanın yaşına ben niye saygı duyacakmışım ki? iyiliksever olmak ile saf olmak arasında bir sazan boyu zeka mesafesi olmalı.
2 /